Showing posts with label Festivals. Show all posts
Showing posts with label Festivals. Show all posts

Sunday, September 6, 2009

Rock En Seine


Geçen seneki Hollanda festivalleri çıkarmamdan sonra aslında bu sene Türkiye’de fazla kişinin de ilgi göstermediği bir Fransa festivali olan Rock En Seine’e gitmeye karar verdim. Peki neden Rock en Seine? Glastonbury, Bennicasim, Woodstock dururken Fransa’da festival mi olurmuş demeyin!


Aslında hikaye tamamen Oasis takıntımdan dolayı başladı. Ocak ayında Düsseldorf’a Oasis’i izlemeye gitmiştim;ancak Liam hastalandığı için konser ertelenmişti. O gün konserin ertelenmesinden sonra başıma gelen traji komik olaylar zinciri de işin cabasıydı. Böylece Oasis’i izlemenin yollarını aradım. Onların myspace’ine bakarken ilk defa Rock En Seine’in adını duydum ve websitelerine girdim. 2003 yılından beri düzenlenen bu festival Paris’in hemen dışında, Sen nehrinin hemen dibinde yer alıyordu ve bu seneye kadar festival P.J.Harvey, Pixies, Queens of the Stone Age, Arcade Fire, Franz Ferdinand, Foo Fighters, Robert Plant, Morrissey, Kasabian, Radiohead, R.E.M, Björk, Feist gibi birçok inanılmaz isme yer verdi. Zaten festivalin yer verdiği isimleri görünce bu festivali kaçırmamalı demiştim. Ayrıca geçen sene Amy Winehouse’u bile book eden; ancak tahmin edebildiğiniz üzere Amy’nin iptal ettiği konserler arasındaydı Rock En Seine.


Geçtiğimiz sene 3 gün süren festivalde yaklaşık 60.000 seyirci festivale katılmış. Rock en Seine bu sene ise Oasis, MGMT, Klaxons, Yeah Yeah Yeahs, Metric, Vampire Weekend, Faith No More, The Prodigy gibi büyük isimleri ağırlıyor. Ben ise festivale katılacağım için deli gibi heyecanlıydım.


Lowlands sonrası Paris’e geldikten 2 gün sonra festival başladı. Line-up’ı Lowlands’den çok da farklı olmadığı için sadece ilk günene katıldığım festival kesinlikle bundan önce katıldığım festivallerden farklıydı. Bu kez snob Fransızların yanında ingilizce konuşarak hayatta kalmaya çalışıyordum. Bir de tabii Oasis’in son konseri olan V festivalini yine Liam yüzünden iptal ettiğini duyunca ister istemez hafif bir gerginlik hissetmeye başladım. 2. bir iptal olursa herhalde Liam’ı linç ederim diye düşünmeye başlamıştım Paris yolunda...


Festival alanı St.Cloud adında bir parkta yapılıyor. Oraya gidebilmek için uzun bir metro yolculuğuna katlanmanız lazım. Bu arada metro’dayken festivalin ilginç reklamları gözüme çarpıyor. Burada Bloc Party, Oasis gibi festivale katılacak grupların şarkı sözlerini yazmışlar. Metro’dan indiğim zaman Sen nehrinin üzerinden bir köprüden geçip festival alanına giriş yapıyorum. Reset adına badge’imi alıyorum, hiç aranmadan backstage’in oradan içeri giriyorum. Festival alanını keşfediyorum; Converse, Heineken ve SFR alanı işgal etmiş durumda. Alandaki 3 sahneyi keşfediyorum. Alan yerdeki sararmış çim/ot ve ağaçlardan oluşuyor. Ana sahnedeki ilk act Just Jack...Şarkılarına aşina olduğum ama kendilerini pek tanımadığım bir grup. Yine de eğlenceli bir başlangıç oluyor benim için. Ardından diğer sahne de catchy pop şarkılarıyla bilinen Keane’e göz atmaya gidiyorum. İyi ses, iyi performansıyla çok da seveni olmasam da kendini dinletmeyi başarıyor. Bu arada 2. ve 3. sahneler alanda birbirlerine çok yakın olduğu için birinde konser bitmeden diğeri başlayamıyor..Başlarsa da 5 dakikalık bir gürültü cümbüşü oluyor. Keane’den sonra festivalin en çok merak ettiğim isimlerinden biri olan Yeah Yeah Yeahs için yerimi kapıyorum. Solist .... Juliette Lewis tarzı ilginç kıyafetleriyle karşımıza çıkıyor. ... ile konsere başlıyor ve sırasıyla yeni albümünden tüm şarkıları söyleyerek eskilere doğru geçiş yapıyor. Çok eğlenceliler! Yeah yeah yeahs konserinin bitimiyle karşı sahnede Passion Pit başlıyor. Önceden çok ilgimi çekmeyen gruba yine tavsiye üzerine gideyim diyorum, yanlız solistin sesi Justin Timberlake kadar ince...Birkaç parçadan sonra pes ediyorum ve ana sahneye Vampire Weekend için yaklaşıyorum. Aslında onları geçen hafta Lowlands’de izledim; ama belki burada daha iyi bir performans sergilerler diye bakıyım deyip kendimi çimlerin üzerine atıyorum. Konser boyunca seyircilerle Fransızca konuşan solist geçen haftaya göre havasında, Paris havası yaramış sanırım!


Ve Oasis...

Vampire Weekend sona erince hızla sahne önüne doğru gidip yerimi kapayım diyorum. Nasıl olsa bir kez Oasis’i kaçırdım, bu sefer yakalamışken önlerden bir yerlerden izleyim bare. Kalabalık inanılmaz, 1 saat öncesinden binlerce kişi yerini almış 90’ların efsanevi grubunu bekliyor. O arada itiş kapış yaşanıyor, hatta ben bir Fransız çocukla tartışıyorum. Neyse yerimizi koruma çabası içindeyken Oasis’in saati gelip çatıyor..Heyecanla bekliyoruz. Saat 22:10. Sahneye biri çıkıyor ve Fransızca birşeyler diyor, herkes arasında konuşmaya başlıyor. Ardından ingilizce Noel ve Liam’ın sahne arkasında soyunma odasında büyük bir kavga ettiğini ve bu yüzden bu konser dahil olmak üzere tüm Avrupa turnesini iptal ettiğini söylüyor. Kulaklarıma inanmıyorum! 2. defa başıma böyle birşey geliyor.Onbinlerce kişi Oasis’in çıkmamasının şaşkınlığı içerisinde, yuhalamaya, bağırınmaya başlıyor. LED ekranlarda “Oasis gig is cancelled due to alternacation” yazıyor. Hala inanamıyorum. O arada sahne üzerinde insanlar koşuşturuyor, ben de dahil olmak üzere seyirciler belki son bir umutla Oasis sahneye çıkar sanıyor; ancak Oasis yerine farklı bir grup sahneye çıkıyor.


Bu da bana bir ders oluyor. Artık şanssızlık mı dersiniz ne dersiniz bilemem; ama Oasis’i dünya gözüyle görmek bana kısmet olmayacak sanırım. Sinirli bir şekilde festival alanından çıkarken yine backstage’den dolanıyorum, o arada Oasis’in bordo rengindeki otobüsünün hareket ettiğini görüyorum.. Ve içerdeler! Otobüsün camından onları görüyorum... Eş zamanlı olarak festivcal alanından ayrılıyoruz. Otele döndüğüm zaman internette Noel’in yaptığı official açıklamaları okuyorum. Noel bir gün daha Liam’a katlanamayacağını ve Oasis’ten ayrıldığını belirtiyor. Twitter’da ise festival’de çalan Amy Macdonald şunları yazmış: “Aman tanrım, Liam sahne arkasında Noel’in gitarını kırdı!”.


Kardeşlerin arasındaki anlaşmazlığın bu boyutlara varması beni çok üzdü; ama sanırım bu kadar yol kat ettikten sonra ikinci kez onları izleyememek en çok içime oturan şey oldu. Yine de olayların boyutları bu kadar ciddiyse sanırım kardeşlerin ayrılmaları herkes için en doğru karar gibi gözüküyor. Oasis’in kendi içindeki problemler hem organizatörleri zor durumda bıraktı, hem de seyircilere büyük bir hayalkırıklığı yaşattı.

Umarım bir dahaki sefere onları görebilirim, tabii o zaman hala Oasis olursa...


Friday, September 4, 2009

Lowlands


Harikalar diyarı Lowlands’e hoşgeldiniz! Yine büyüklü küçüklü sahneleri, renkli dekorasyonları ve farklı etkinlikleriyle birkez daha Biddinghuizen’da Lowlands festivalindeyim. Festivalin line-up’ında bu yaz İstanbul’da ağırladığımız The Prodigy, Kaiser Chiefs, Razorlight, Klaxons gibi isimler de var. Biz bu bilindik isimlere bakmak yerine yeni ve farklı isimlere göz atalım diyoruz ve yola koyuluyoruz.

LOWLANDS – DAY 1


Bu sene de tarihlerin denk gelmesiyle kendimi Lowlands’de buldum. İlk gün anlaşılmayacak bir hızla geçti. Havalimanından festival alanına arabayla gitmenin aslında bir intahar girişimi olduğunu ancak yolda anlayabildik.Küçücük hollanda’da yarım saatte gidilecek yolu 1,5 saatte gitmemizin ardından maalesef Lilly Allen’ı da kaçırdım. Aldığım duyumlara göre Lilly Allen çok iyiymiş ve “Womanizer” şarkısını full söyleyerek tüm izleyenleri çıldırtmış. Bunu duyunca “kahretsin ben de orda olmalıydım”! diye haykırdım.

Faith No More’u izlemek için yola koyulmuşken festival alanında geçen seneye göre bazı değişiklikler gözümüze çarptı. Daha fazla çadır vardı, aydınlatma çok daha iyiydi ve alanda sushi bile vardı!

Geçtiğimiz hafta İstanbul’da konser veren Faith No More’u izlemek için sahne önüne sıvıştık, meğer Hollandalılar Faith No More’u çok da sevmezmiş. Kırmızı takım elbiselerle sahneye çıkan topluluğun solisti bir ara dinleyicilerin yanına inip şaklabanlık yapmış olsa da yarım saat sonra oradan kaçıverdik. Daha ilk günden çöp festivale dönüşen Lowlands’de rotayı Kasabian’a çevirdik. “Girl Band” olarak nitelendirilen Kasabian’ı izleyen kızdan çok erkek vardı... Yol yorgunluğu olsa gerek, pilimin hızlı bitmesiyle geceyi Grizzly Bear ile kapatmaya karar verdim. India sahnesinde pek de kalabalık değildi, Grizzly Bear ise fazlasıyla slow tune’larıyla seyirciyi baymayı başardı, haliyle ben de hayalkırıklığına uğradım.

Gecenin sonunda Amsterdam’a dönebilmek için son treni yakalamak uğruna bavulumla speedy gonzalez havama bürünüyorum... Festival Amsterdam’a o kadar da yakın değilmiş!


DAY 2


2 saat kadar süren tramvay-tren-otobüs yolculuğundan sonra hızlı adımlarla India sahnesine Patrick Wolf’u izlemek için gidiyorum. Sadece son 2 parçasını yakalamama rağmen bu ilginç çocuğun enerjisi müthiş! Uzaylı kıyafeti ve saçlarıyla klavye başında “Like a Virgin”’i çalıp ordan “Magic Position”’a dönüp tüm seyircinin alkışını toplamayı başardı.

Bravo sahnesinde Moderat’a baktığımız zaman insanların bu ikili sayesinde kendilerinden geçtiğini fark ettik, biz de performansın hakkını verdik ve kafayı bulduk. Ardından en küçük sahnelerden biri olan Lima’da Balkan müzikleriyle film müziklerinde de yer alan topluluk Devotchaka’ya göz attık. Küçücük sahne’de grubu izlemek isteyenler dolup taşıyordu. 4 parça sonra biraz bayıp burdan X-ray’deki Lady Sovereign’e bakalım dedik. Bu arada DJ performansları çıkmadan önce Lowlands ekibinin seçtiği dj’ler çalıyor; ancak o kadar kötü çalıyolar ki etraf siren seslerinden geçilmiyor ve biz kaçışıyoruz. Hollandalıların kafaları da mütematiyen güzel olduğu için kimse ne yaptığını ne ettiğini bilmiyor zaten, herkes bizimle Hollandaca konuşuyor. Bu noktada Hollandaca bilmenin faydasını bol bol gördüm J

Lady Sovereign dans müzikten tekno’ya hızlı bir geçiş yapınca biz oradan toz oluyoruz. Aynı şekilde dj setinin başında ilk başlarda problem yaşayan Vitalic’de ağır bir set çalıyor. Biraz daha sakin müzikler dinlemeye karar verip Alpha sahnesindeki Kyteman’s Hip Hop Orkest’i izleyelim diyoruz. Bu kalabalık grupta yok yok! Rap’çisi, Hip hop’çusu derken aradan trompet sesleri çıkıveriyor...Tam Efes Pilsen One Love için uygun bir grup diyoruz! İstek üzerine Charlie sahnesindeki Jack Penate’e gidiyoruz. Çok uzun bir soundcheck seasından sonra grup sahneye teşrif ediyor ve Kasabian havası veriyor. Yine de parlamaları için zamanları olduğunu düşünüyorum. Son durak Basement Jaxx. Biz Grolsch sahnesine yol aldığımızda önümüzdeki sonsuz kuyruğu görüyoruz. İnsanlar çadırın dışına taşmış, Led ekranın önü dolu, gidecek bir yer yok, zar zor birşeyler duyup görebiliyoruz; ama Basement Jaxx insanları çoktan delirtmeyi başarmış!


DAY 3


Festivalin son günü. Aslında benim için en değerli gün olarak da değerlendirilebilinir çünkü çok görmek istediğim Little Boots, Arctic Monkeys, Florence and the Machine gibi isimler var.

İlk izlediğim isim Amerikalı topluluk Vampire Weekend. Açıkcası şarkıları biraz bayıyor;ancak yeni albümde yer alacak parçaları hiç de fena değil. Hemen ardından Alpha sahnesinde Snoop Dog yer alıyor...Kalabalık yine çadırın dışına taşmış, dağ olmuş vaziyette. “Yooo Snoooooopp Dog” diye çıkıyorlar sahneye. 2-3 bol küfürlü rap şarkısı dinleyip oradan uzaklaşıyorum. Festivalde Live XS’in yaptığı standda bazı gruplar Cd imzalıyor, yakıcı sıcağa rağmen ben de Florence’ın imzasını almak için kuyruğa giriyorum. Herkesin elinde su tabancası, şakalaşmalardan ben de nasibimi alıyorum. Florence Welsch dünya tatlısı bir kız, çok mütevazi. Cd’mi imzalattıktan sonra ofis arkadaşım Sarp’la keşfimiz olan Little Boots’u izlemek için India sahnesine yöneliyorum. Önceki şovlarında aslında senkronizasyon problemi yaşadıklarını gördüğümüz grup kendilerini geliştirmiş, kusursuzca dans etmemizi sağlıyor ve çadırı dolduruyor. Konserin bitmesiyle eş zamanlı olarak karşı çadırda The Whitest Boy Alive çalmaya başlıyor. Çadır tıklım tıkış, grup yeni albümündeki elektro ağırlıklı parçaları çalıyor ve hepimiz mest alıyoruz. Festivalin en çok merak ettiğim ismi olan Florence and The machine ise alana çok uzakta kaldığı için erkenden uzaklaşıyorum. Yer tutayım diye gittiğim Charlie sahnesi çoktan dolmaya başlamış bile...Sahne dikkat çekici, çiçekler, kuşlar, kısacası albümdeki aynı tema sahneye de yansıtılmış. Performans başladığında hepimiz büyüleniyoruz, Florence’ın sesi Feist kadar pürüssüz, sahne performansı da bir o kadar mükemmel. Rabbit Heart parçasını dinlerken adeta gözümden yaş geliyor. Florence and The machine ile hemen hemen aynı zamanda çalan Metric’i kaçırmama rağmen hiç üzülmedim.

Duygusallığı bir kenara bırakıp Bloc Party’e gidiyorum arkadaşlarımla. Grup pek de havasında değil gibi gözüküyor...Ardından festivalin en büyük isimlerinden biri olan Grace Jones’u izlemek için Grolsch sahnesine gidiyoruz. Kalabalık inanılmaz ve tahmin edebileceğiniz üzere etrafta pek çok gay çift var. Sahne’de perde var ve belli ki arka tarafta baya yoğun çalışmalar yapılıyor. Bekliyoruz, bekliyoruz, biraz daha bekliyoruz. Yuhalanmalar arasında Grace Jones 20 dakika (!) geç de olsa muhteşem bir açılış yapıyor. Kafasında ilginç bir şapka, mini bir şortla sahnenin üst kısmında bir yerde karşımıza çıkıyor o gür sesiyle. Parçalar arasında da hep kostüm değiştiriyor. Lazer şovlar arasında yaptığı olağanüstü şovla 64 yaşında olduğuna inanmak mümkün değil.

Gecenin sonuna geliyoruz... Şehire dönmek için geç kalmamam gerekiyor, Arctic Monkeys’i bu durumda feda etmek zorunda kalıyorum. Çöp yığınları arasında otobüs, tren, tramvay şeklinde Amsterdam’a geri dönüyorum. Festivalin tadı yine damağımızda kaldı.


Festival’den notlar:


- Her sene sold out olmayı başaran Lowlands bu sene de kriz’den sıyrılarak tüm biletleri satmış. Buna rağmen geçen sene festivalin etrafında yer bulunmaya otellerde hala yer vardı.

- Yiyecek-içecek fiyatları Türkiye’deki festivallerle hemen hemen aynı seviyede, hatta daha bile ucuzdu.

- Daha ilk günden alanda oluşan pislikten 3. günkü kokuyu ve çöplüğü siz hayal edin!

- 15 derecede ben donarken, şort-tshirt kombinasyonuyla etrafta gezinen Hollandalılara gıpta ettim.

- İlk defa bir Hollanda festivalinde yağmur yağmadığını gördüm. Küresel ısınmadan olsa gerek.

- La Roux’u festivalin ilk gününe, hem de gündüz 2.30 slot’una koyan organizatörleri kınadım!

- Geçen sene etkinlikler arasında bulunan tetris oyunu yine bu senenin gözde etkinliklerindendi.

- Her ne kadar kalbiniz kırık olursa olsun festivaller her zaman kafa dağıtmak için birebirdir. Tabii ki etrafta öpüşüp koklaşan çiftleri göz ardı etmeniz gerektiğini yine de unutmamak gerek!

Tuesday, June 23, 2009

Rock'n Coke'a yaklaşırken...

Festivale 1 aydan az bir süre kaldı! Efes Pilsen One Love'ın yorgunluğunu üzerimizden yeni yeni atmaya başlamışken Rock'n Coke heyecanı bizi sarmaya başladı.

Ayrıca bu sene İstanbulparkta yapılacak olan festival için ne nerde olucak diye merak edenler için bir haberim var! Festivalin websitesinde 3D krokiye göz atabilirsiniz!

19.000 kişi "One love" dedi!


Efes Pilsen One Love 8'i geride bıraktık...Peki benim aklımda neler kaldı?

Yazının devamını Reset! Magazine'in 36. sayıda okuyabileceksiniz.

Benim aklımda kalan en önemli an sanırım Röyksoppla tanışma ve "You Don't Have a Clue"'yu sahne önünden izlemekti!

Thursday, June 11, 2009

Paris'te festival olur mu?


Bal gibi de olur! İşte Szigetten sonra gidilebilecek bir diğer festival daha...

www.rockenseine.com

Monday, June 1, 2009

Miller Freshtival'daydık!

Taptaze festival freshtival'de headliner Gabriella Cilmi'yi saymazsak oldukça up tempo gruplar vardı...The Whip, Joakim ve Friendly Fires bizi baya eğlendirdi!
Bilet satışının düşük olduğu duyumlarını alsak da festivalde kaliteli bir kitle vardı. Kimse birbirini ezmedi, birbirini kesmedi. Reset! ekibi olarak Joakim, The Whip ve Friendly Fires ile sahne arkadasında röportaj yaptık. Bizden hiç kaçar mı? : ) Sadece bunla kalsak iyi..Air hockey ve guitar hero'da oynadık!

Elif'le The Whip röportajına girdim ben. Acayip tatlı bir grup, özellikle baterist kıza hayran kaldım!

Röportajları haftaya www.resetmagazine.net'te okuyabilirsiniz.

Monday, May 25, 2009

Fotoğrafın akıbeti


Yeni blog fotoğrafım tam 1 sene önce birkaç arkadaşımla birlikte Hollanda'da gittiğim Pinkpop festivalinden. Skywatch için festival alanına kuş bakışı bakarken Alanis için sahne hazırlanıyordu. Yukarıdan bu koskocaman alana bakarken neden festivalleri bu kadar çok sevdiğimi tekrar anladım!

Bu sene 30 Mayıs-1 Haziran arasında 40.'sı yapılacak olan Pinkpop'un line-up'ında yine birbirinden ünlü isimler yer alıyor. Bunlardan bazıları: Bruce Springsteen,The Killers,Chris Cornell,Snow Patrol,Franz Ferdinand,Katy Perry,Depeche Mode,Placebo,Keane,White Lies ve The Ting Tings. Çıldırtıcı değil mi!?!? : )

Saturday, May 23, 2009

Miller Freshtival'a geri sayım...

İşin ucunda bir yerdeyiz.
Önümüzdeki Cumartesi Kuruçeşme Arena'da The Whip,Friendly Fires, Joakim, Portecho ve Gabriella Cilmi olacak. Böyle çekici bir festival'in headliner'ının Gabriella Cilmi olmasını ne kadar yadırgasam da bende orada olacağım. Sizi de bekleriz!

www.millerfreshtival.com

Sziget yolcusu kalmasın!

Evet, bende Sziget'e gitmeye niyetliyim. 12-17 Ağustos tarihleri arasında Macaristan'da yapılacak olan Avrupa'nın en renkli festivallerinden birinde sizde yerinizi almak istiyorsanız sizin için bunu kolaylaştıran bir ekip bile var!

www.szigetturkiye.com

Wednesday, October 29, 2008

Hüzün ve sevinç bir arada...



Geçtiğimiz hafta hayatım en garip haftalarından biri geçirdim. Önce Efes Pilsen Blues Festivali basın toplantısı için Kapalıçarşıdaydık. Esnaf yüzünden orda olmak biraz rahatsız edici olsa da yine de farklı bir mekanda olmak değişik bir tecrübeydi. Sonra Cuma ve Cumartesi günleri olanlar oldu. Kriz yüzünden arkadaşlarımızın apar topar gönderilmesi mi, karakollarda saatlerce beklemek zorunda kalmamız mı hangisinden bahsetsem bilemiyorum. Sanırım hayatta herşey planladığınız gibi gitmiyor. Her zaman bir B,C planınız olmasında yarar var.

Herneyse, sevindiğim kısma geliyim. Ocak ayında birkaç kişiyle birlikte Groningen'da Noorderslag festivaline yeni sanatçıları keşfetmeye gidicez. Mezuniyetimle birlikte festivali de aradan çıkarmış olucam. Bu arada Amsterdam da ne konser var diye bakarken Oasis'in 21 Ocak'ta Amsterdamda konser vereceğini gördüm. Her ne kadar son albümleri "Dig out your soul" bolca eleştiri alsa da Oasis'i dünya gözüyle görme şansım olduğunu fark edince çok sevindim. Biletimi almak için hazırda bekliyorum,yuppi!

Bu arada bu hafta başlayacak olan Phonem by Miller festivali kapsamında ülkemize gelicek olan birbirinden ünlü isimler var. Kaçırmamanızı öneriyorum. Tabii eğer siz de benim gibi her etkinliğe gitmek isteyip kararsız kalanlardan biriyseniz bol şanslar! : )

Monday, August 18, 2008

Lowlands




Bu hafta Amsterdam'a 1 saat uzaklıkta olan Biddinghuizen'da düzenlenen ve 55.000 kişinin katıldığı Lowlands festivaline gitme fırsatı buldum.
Bu festival 2 ay önce gittiğim Pinkpop festivaline göre çok daha büyük bir festivaldi. Alanda 10 farklı çadır bulunuyordu; 7'si müzik çadırı, 1'i komedi çadırı ve diğer 2'si film çadırları. Anlayacağınız üzere bu festival sadece bir müzik kasabası değil aslında 3 gün boyunca hiç sıkılmadan vakit geçirebileceğiniz bir eğlence parkı gibiydi. Ayrıca etrafta hazırlanmış özel oturma mekanları,değişik dükkanlar ve aktiviteler de cabası...Benim favorilerim etrafta gezen DJ arabası, arabayla oynanan tetris ve silent disco oldu.

1. gün - Cuma

Akşamüstü 3 gibi alana girdik... trafik yoğun olduğu için biraz geç kaldık. bulutların arasından ara ara çıkan güneş sayesinde yağmursuz bir gün geçirmeyi başardık. Hem İstanbulda hem de Amsterdamda kaçırdığım ve dinlemeyi dört gözle beklediğim “ The National'ı”izlemek için Grolsch sahnesine yol aldık. Bu arada alanda yürürken alanın ne kadar büyük olduğunu fark ettim. Alan Rock'n Coke'un 3 katı,Pinkpop'un 2 katı !! Sahne önünde yerimizi aldık ve grup saat 4'te sahneye çıktı. Yavaş yavaş şarkılarıyla tempolarını arttıran grup mükemmel bir performans sergiledi! Bir ara grubun solisti Mark seyircilerin arasına karıştı ve omuzlara alındı :) Sonunda onları dünya gözüyle izlemek çok güzeldi.

Burdan sonra Amerikalı grup “ The Budos Band'den “birkaç şarkı dinleme fırsatı buldum. “Funky caz grubunu” beğendim, ordan “The Ting Tings'e” geçtik. ilk iki şarkı grubu üne kavuşturan “We walk” ve “Shut up and let me go”'dı.. Bundan sonraki şarkılar bize biraz kabak tadı verdi. açıkcası grubun overrtated olduğunu düşünüyorum. Herneyse burdan İngiliz “The Kooks” grubunu izlemeye gittik. Alpha sahnesi çok büyük bir çadır ve The Kooks'un bu kadar ilgi gördüğünü görmek ilginçti. Festival için iyi bir grup olmasına rağmen benim için herhangi bir brit pop/rock grubundan hiç farklı değildi açıkcası. burda 4-5 şarkılarını izledikten sonra india sahnesine “Santogold'u “izlemeye gittik, bu arada sahnelerin araları çok uzak olduğu için yürümek epey bir uzun sürüyordu Santogold maalesef benim tarzım olduğu fazla dayanamadım. Burdan “ The Flaming Lips'e” gittik. Çadırda bir çok rengarenk balon uçuyordu. Belli ki grup görsel bir festival yapıyordu seyircilere… Avrupadaki turnelerinin son ayağı olduğu için oldukça hareketliydiler ve burdan gecenin son durağı “Infadels”'i izlemeye gittik. Aralık sonuna doğru Babylon'a gelicek olan bu grubu merakla bekliyordum..Çadır dolup taşmıştı ve günün en iyi 2. performansını izlettiler bana,oldukça enerjik ve hareketliydiler. (Tabii onları izlerken girdiğim çamur batağı ve üzerime dökülen biralardan bahsetmek bile istemiyorum :)

2. gün- Cumartesi

Sabah Amsterdamda iyi bir öğlen yemeği ve gezmeden sonra saat 3 gibi alana gittik. Girişe en uzak olan ve en küçük olan Charlie sahnesinde “White Lies” vardı. Grubun 2 şarkısını biliyordum ve performanslarını merak ettiğim için gittim. Nitekim bildiğim 2 şarkıyı başta çaldılar ve 3. şarkıdan sonra biraz can sıkıcı olmaya başladılar. Editors ve Interpol'den esinlenilmiş bir İngiliz grubu olmaktan ziyade solistin sesinin çok güçlü olmayışı ve şarkıların birbirine benzerliği 5. şarkıda benim diğer sahneye doğru yol almama neden oldu.

Saat 16.30'da festivalin en büyük çadırı olan Alpha sahnesinde “N.E.R.D”sahne aldı. Saat biraz erken olsa da N.E.R.D'yi görecek olmanın keyfi vardı bende,çadır seyircilerle dolup taşmıştı. Bu arada seyirciler grubu beklerken bizlere fırlatılmış olan şişirilmiş topun içindeki kamera herkesi eğlendirdi. Top elden ele dolaştıkça kamera çekimleri ekranlara veriliyordu.Neyse grup sahneye çıktı ve ortalık inledi. 1 saatlik güzel bir performanstan sonra festival alanının diğer ucundaki India çadırında “British Sea Power'ı” görmeye gittim. Gayet keyifli olan bu grubu da izledikten sonra “The Breeders'a” baktım. Maalesef miladı geçmiş bir grup olarak artık emekliye ayrılmaları gerektiğini düşünüyorum çünkü performansları çok kötüydü. 2 şarkı dinledikten sonra etraftaki çöplerin üstünden atlaya atlaya Alpha sahnesine geri döndük. Sahne önüne girdik ve” Franz Ferdinand'ı” beklemeye başladık. Geçen sene RnC'ye gelmesine rağmen ben izleyememiştim, o yüzden gayet heyecanlıydım. Şayet grup oldukça keyifliydi ve çok iyi bir performans sergiledi. Tahmin edersiniz ki “Take me out” şarkısında herkes coştu.

3. gün- Pazar

3. gün festivalin son günüydü ama aslında en yoğun günü oldu. Aynı zamanda çok da keyifli gruplar izleme fırsatı buldum. Yorgunluktan biraz bitkin düşmüş olsam da son bir gayretle bu günü de birçok grubu görerek bitirmeyi başardım. Saat 2 gibi festival alanındaydım ve hemen “We are Scientist'i” görmeye gittim. Açıkcası 2 şarkı dinledikten sonra We are Scientists'in benim için ortalama bir İngiliz grubundan hiçbir farkı olmadığını anladım. Burdan Lima sahnesine İsveçli” Lykke Li'”yi izlemeye gittim. Kendisi Ocak ayında Groningen'da düzenlenen Eurosonic festivalinde de vardı ama ben kaçırmıştım. Şarkıcının sesi inanılmaz güzel ve performansı da gayet iyi, yakın gelecekte Türkiye'de görmek istediğim isimler listesine koydum kendisini. Burdan India sahnesine “Yeasayer'i” görmeye gittim. Lykke Li'den sonra çok daha elektronik bir müzikti ve çok tatmin olmadım onlardan. Tabii bu arada kısıtlı vaktim olduğu için ve acele etmem gerektiği için sadece 3 şarkı dinleyip başka bir çadıra “Hercules and The Love Affair'i” izlemeye gittim. 80'ler kalma gibi gözüken bu grup disko müziği tarzındaki müzikleriyle herkesi coşturmayı başardı. Sadece elektronik değil ama ayrıca enstürmantel müziğe de yer veren grup oldukça eğlenceliydi. Burda tüm konseri izledikten sonra “Jamie Lidell'i” izlemeye gittim. Funky caz olarak nitelendirebileceğim Jamie Lidell seyircileri memnun etmeyi başarmıştı. Burda da 4 şarkı dinledikten sonra festival alanının en uzak köşesindeki ve en küçük çadırı olan Charlie'ye gittik. Burada “Get Well Soon” adlı bir indie grup vardı; performansları iyi olmasına rağmen seyirciyi maalesef eğlendirmeyi pek başaramadılar. Get well soon tatminsizliğinden sonra festivalde ben de dahil olmak üzere birçok kişinin beklediği “MGMT”grubunu görmeye gittim. Hem radyo da hem televizyonda inanılmaz reklamları yapılıyordu ayrıca. MGMT'yi izlemek için oldukça kalabalık bir seyirci kitlesi vardı ve aralara sıkışıp onları izlemeye başladım. Oldukça keyifli ve eğlenceli bir grup kendileri, umarım onları da yakında Türkiye'de görebiliriz. MGMT'den sonra yine Charlie sahnesinde “Black Kids” vardı; ancak Floridalı grubu izlemeye giderken birden yağmur başladı ve herkes çadırlara üşüştü. Biraz sıkışsak da Black Kids'in "Listen To Your Body Tonight" gibi eğlenceli şarkılarını dinlemek bizim için yeterli oldu. Black Kids'in tüm performansını izleyince Crystal Castles'a geç kaldık. Zaten çok küçük olan X-Ray sahnesinde yer alan “Crystal Castles” performansını görmek için öyle yoğun bir ilgi vardı ki içeri bile giremedik; ama her zamanki gibi müzikleri kulağa çok ilginç geliyordu. Gruba geç kaldığım için biraz festival alanını dolandık. Festivalin son beklediğimiz ismi Sigur Ros'u göreceğimiz için heyecanlıydık. “Sigur Ros “sahne aldığı zaman hepimiz hipnoz altında gibiydik, kendisini kesinlikle bir kere canlı izlemek gerekiyor. Sanatçının performansıyla büyülenirken festival alanınında yağmur yağıyordu, tam Sigur Ros'a uygun bir havaydı. 1,5 saatlik bir performanstan sonra görkemli bir şekilde onları uğurladık ve biz de son bir kez festival alanında tur attık.
3 günlük yoğun bir festival programından sonra oldukça bitkin düştüm; ancak böyle iyi grupları izlemek çok büyük bir keyifti. Nispeten yağmur da çok az yağdı diyebiliriz. Yakında başka bir festivalde görüşmek üzere...

-- Bu yazı ve Lowlands fotoğrafları bu haftaki Reset! Magazine'de yayınlanacak.---
www.resetmagazine.net

Monday, July 21, 2008

İstanbulda bir yaz...


Sıcaklarla cebelleşirken yaz konserleri ve festivalleri de son hızla devam ediyor. Bu sene geçen seneye göre çok daha verimsiz geçiyor bence. Uluslararası Caz Festivali saymazsak ilgimi çok da çeken bir şey yok açıkcası. Bu sene Masstival’e gitmedim, Radar Live’ı özlemekteyim ve RnC’nin yokluğunu hissetmekteyiz.

Uluslararası Caz Festivali kapsamında geçtiğimiz haftalarda Pink Martini konserine gittim. Yoğun katılımın olduğu konserde Pink Martininin performansı müthişti. Adeta bir CD’den çalıyormuş gibi mükemmeldi performansları. Dünyanın birçok ülkesinden seçtikleri şarkılarıyla yıldızlar altında herkesi büyülemeyi başardılar. Çok merak ettiğim Rufus Wainright’ı maalesef kaçırıyorum..Ay sonunda yapılacak Lenny Kravitz konserini dört gözle bekliyorum.


Bu arada Pozitif organizasyonuyla 4 Ekim’de gerçekleşecek olan ve R.E.M’in de katılacağı festival’de yılın organizasyonlarından olacak!

Tuesday, June 24, 2008

Efes Pilsen One Love 7


Uzun zamandır üzerinde tez yazdığım festivali görme zamanı sonunda gelmişti. Geçen sene Efes ailesinin bir parçası olarak çalıştığım Efes Pilsen One Love festivaline bu sefer Pozitif ekibi ile çalışarak katıldım. Açıkcası oldukça heyecanlıyım; çünkü bu festival hem Pozitifteki uzun dönemli stajımın başlangıcıydı hem de tezde yazdığım değişiklikleri gerçek hayatta görme şansıydı.

Cumartesi sabah erkenden Santralistanbul’daydım. Alanı Park Ormanla karşılaştırdığımızda çok daha geniş ve yeşillikli bir ortamdı. Aktiviteler ve yemek standları alana çok daha iyi yayılmış, seyircilere çok daha rahat bir ortam yaratılmıştı. Cumartesi gününün favorileri Bedük, Yelle ve Roisin Murphy diyebilirim. Fransız Yelle’i Ocak ayında Eurosonic festivalinde seyretmiştim; ama onu kuliste görünce güzelliğine de hayran kaldım. Roisin Murphy’i de Pinkpop festivalinde izledikten sonra zaten iyi bir performans çıkaracağından emindim , ayrıca çok da cool kadın :)

Pazar günü festivale katılım çok daha fazlaydı. Özellikle Shantel ve Gogol Bordello’nun sahne alacak olmasıyla festival alanı dolup taştı. Ben de kuliste sanatçı röportajlarıyla ilgilenirken, SNEK ekibine küçük bir yardımda bulunup Shantel ile röportaj yaptım. Shantel gerçekten çok tatlı biri. Sahneye çıkmadan da Türkçe öğrenmeye çalışıyordu, konuşmamız sırasında :) Avrupa Şampiyonasında bu sene kupayı Türkiyenin almasını istediğini söyledi ...

Kısacası One Love festivali bundan önceki senelere göre birçok değişiklik yaptı ve çok da başarılı oldu. Mekan değişimi ve aktivitelerin arttırılması gerçekten olumlu değişimlerdi. Guitar hero ve Karaoke’ye gösterilen ilgi oldukça yoğundu. Yemek kuyrukları biraz fazlaydı ama onu da görmemezlikten gelelim artık. Ayrıca Santralistanbul’un dört bir yanında yankılanan ezan sesini festivalde kamufle etmekte de gayet başarılı olundu. Bazı yazarlar tarafından tartışılan 2 güne 2 farklı konsept geliştirme fikri bence oldukça başarılı bir çalışma oldu. Benim için de koşuşturmacanın arasında keyifli vakit geçirdiğini gözlediğim gençleri izlemek çok güzeldi.
Efes Pilsen ve Pozitif ekibini başarılı organizasyonlarından dolayı kutluyorum.

Wednesday, June 4, 2008

Pinkpop festival


Dünyada senelik olarak düzenlenen en eski müzik festivali olan Pinkpop, Hollandanın güneyinde Landgraafta 30 Mayıs-1 Haziran tarihleri arasında yer aldı. Bu sene 39.su gerçekleştirilen festivalde 3 ayrı sahnede toplam 39 sanatçı yer aldı ve her gün 60.000’i aşan seyirci vardı alanda. Ben ilk günü kaçırmama rağmen Cumartesi ve Pazar günleri ordaydım ve festivalin güzel havasını solumayı başardım.

Gittiğim ilk gün olan Cumartesi, akşamüstüne kadar çok ilgimi çeken bir grup olmadığı için daha çok festival alanını gezip aktiviteleri gözlemledik. Guitar hero,tırmanma ağacı ve masaj en fazla ilgi gören aktivitelerdendi. Ana sahnenin yanındaki çadırda akşam saatlerine doğru ard arda Justice ve Groove Armada yer aldı. Çadır seyircilerle dolup taşsada ve sahneyi görmemek mümkün olmasada onları canlı dinlemek çok güzeldi. Yağmurun performanslara denk gelmesi yüzünden çamura batmış olsak da Groove Armada performansında lazer show’da yapıp hepimizi bolca eğlendirdi. Groove Armada ile aynı zamanda 3FM sahnesinde The Verve vardı. Son 2 şarkılarına yetişebildik ve tabiiki son şarkıları herkesin bildiği “Bittersweet Symphony” oldu. Ordan ana sahneye yol aldık ve Foo Fighters’ı beklemeye başladık. Grup oldukça canlı bir konser verdi, konserin bir kısmını da akustik götürüp farklı bir performans sergiledi. Ana sahnedeki ses ve görüntü sisteminin de kusursuz hazırlanmış olması da büyük bir artıydı.

Festivalin 3. ve son günü olan Pazar günü ise Cumartesi gününe göre farklıydı. Öncelikle yaşadığımız ulaşım sorunu yüzünden çok yorgunduk ve maalesef akşama kadar olan sanatçılar çok etkileyici değildi. Ana sahnede öğle saatlerinde “Fiction Plane” adlı grup yer aldı. Müzikleri inanılmaz Bon Jovi’ye benziyor diye düşünüyorduk ki şans eseri solistin Bon Jovi’nin oğlu olduğunu öğrendik. Pek tanınmayan bir grup olsada cazip bir tınısı olmasından seyircileri kendilerine çekmeyi başardılar. Aynı saatlerde 3FM sahnesinde yer alan “The Wombats”’in birkaç şarkısını sevmeme rağmen sahne performanslarında zayıf kaldılar. Yine aynı saatte akşamüstü çıkan “The Hives” ‘da beklentilerimin altındaydılar. “The Wombats”’ten birkaç şarkı dinleyip ana sahnenin yanındaki sahneye giderken Patrick Watson konsere başlamıştı, ancak çok ilgi görmedi. Ondan hemen sonra seyircilerin yoğun ilgi gösterdiği İngiliz sanatçı Kate Nash başlarda konsere biraz detone başlasa da sonlara doğru hatalarını telafi etti.

Kate Nash’den sonra akşamüstü ana sahnede Alanis Morisette yer alacaktı. Biz de sahne önüne geçmek için son bir kez daha şansımızı denedik ve bir Türk güvenlik görevlisi sayesinde içeri girmeyi başardık! Ortalarda görülmeyeli fazlaca kilo almış olan Alanis Morissette aslında performansından hiçbir şey kaybetmemişti ve duygusal şarkılarıyla bazı hayranlarını ağlatmayı bile başardı. Ayrıca aynı gün onun doğumgünü olması nedeniyle hep birlikte ona “Happy Birthday” şarkısı söyledik ve sonra sahne önünden ayrıldık. Burdan festival alanına kuşbakışı bakmak için yol aldık. Alandaki vinç sayesinde 5-6 dakika boyunca tepeden alana bakma ve güzel fotoğraflar çekme fırsatımız oldu. Hemen ardından yine ana sahnedeki Queens of the Stone Age’den güzel şarkılar dinledik ve akşam saatlerine doğru da diğer sahnede Roisin Murphy yer aldı. Kendisi bizi güzel sesiyle mest etti. Umuyorum bu ay Efes Pilsen One Love’da da performansı bu kadar iyi olur. Festivalin kapanış performansı Rage Against the Machine oldu. Hapishane kostümleriyle geldikleri sahnede adeta seyircileri coşturdular ve 1,5 saat boyunca herkesi zıplattılar.

Kısacası birçok ünlü ismi birkaç günde görme fırsatı bulduğum güzel bir festival oldu bu. Yaşadığımız ulaşım zorluğuna ve havada uçuşan biralardan nasibimizi almamıza rağmen festivalden büyük zevk aldım. Umarım birgün Türkiyede de bu kadar uzun soluklu ve başarılı bir festival gerçekleştirmeyi başarırız.


Ps: Bu yazım ve festival fotoğrafları bu ayki Reset! dergisinde yayınlanıyor Feist yazısıyla birlikte...Fotoğraflara oradan bakabilirsiniz.
www.resetmagazine.net

Thursday, May 15, 2008

Supernatural Superserious

Bir süredir dinlemekten vazgeçemediğim şarkılardan biri de R.E.M'in son albümü Accelerate'deki "Supernatural Superserious" adlı şarkısı. Ben videodan geç haberdar oldum maalesef. Dinlemediyseniz aşağıdaki linkten videoyu da izleyebilirsiniz. Şiddetle tavsiye ediyorum :)

http://www.youtube.com/watch?v=IZqHaPrWp8E&feature=user
http://www.supernaturalsuperserious.com/


Bu arada bugün Masstival'in gerçekleşeceği de kesinlik kazandı. Geçen sene AVEA'nın sponsor olduğu bu festivale bu sene Yapı Kredi sponsor oluyormuş. Radar Live'ın eksikliğinde Yapı Kredi Masstival'e el atmış anlaşılan... :) Bana açıkladıkları line-uplarıyla (White Snake ve Def Leppard) Hollandada yapılacak olan Arrow Rock Festival'ini anımsatsa da gene de iptal olmamasına sevindim.

Unutmadan bugün şans eseri Efes Pilsen One love ile ilgili yeni bilgilerin yazıldığını gördüm. Oyunlar, dans gösterileri, karaoke ve daha bir çok aktivite olacak festivalde. Bende bavulumu açmadan festivale katılacağım :)) Herkesi orda görmeyi umuyorum!

Saturday, May 3, 2008

Rock'n Coke'un hatası...

Bugün Hürriyet gazetesinde Tolga Akyıldız’ın yazdığı “Rock’n Coke’un hatası” adlı yazı hakkında birşeyler yazmak istedim.

Evet, Rock’n Coke 5 yıldır devam eden, ülkemize birçok ünlü ismin gelmesine yol açan ve YOUROPE’a üye olan tek festivalimizdi. Ve bu sene iptal olması hepimizi üzdü; ancak bence artık bunu uzatmanın manası yok.

Medyanın gereksiz yere festivalleri pompolaması ve özellikle bu yüzden Türk gençliğinin her sene daha büyük isimler beklemesi de bu duruma yol açtı. Her sene Rock’n Coke’un çıtasını yükselttiğini düşünmüyorum ve sanatçı bulamama gerçekten saçma bir neden gibi gelebilir kulağa...”Koskoca Coca-Cola’nın sponsor olduğu festivale nasıl grup bulunamaz milyon tane grup varken?” soruları sorulabilinir. Ancak bu sene Avrupada sadece line-up yüzünden iptal edilmiş festival Rock’n Coke değil. Bunun dışında Glastonbury festivali de aynı sorunla karşı karşıya. Dünyada müzik festivallerine olan artan ilgiden dolayı line-up ayarlamak gittikçe zorlaşıyor. Bir de bilet satışlarının düşmesi de cabası.

Ayrıca Hürriyetteki bu yazıda belirtildiği gibi dünyanın farklı yerlerinden adı sanı duyulmamış grupları getiremez miydi organizatör firma? Tabiiki getirebilirdi; ama bu Türkiyede ne kadar ilgi çekerdi? Türk gençliğinin gençliğinin bir festival kültürü bile yokken bu ne kadar başarılı bir girişim olurdu sizce? Sonuçta bir yerde Coca-Cola'da bu festivali imajını korumak/iyileştirmek için yapsa da kar etmek amacı da gütmektedir. Line-up'da tanıdık isimler olmayınca maalesef birçok Türk genci festivallere ilgi göstermiyor. Yeni grupları dinlemeye bile yeltenmiyorlar çoğu zaman.

Keşke bu sene böyle olmasaydı; ama bence artık organizatör firmayı suçlamak bizi bir yere götürmez. Eminim yakında çok güzel projelerle tekrar müzikseverleri sanatçılarla buluşturacaklardır.

Unutmadan Efes Pilsen One Love festivaline headliner olarak Hot Chip,The Long Blondes,Miss Platnum gibi isimlerde katılacak. Bence küçümsenecek isimler değil bunlar.


Monday, April 21, 2008

Efes Pilsen One Love 7

6 yıldır devam eden Efes Pilsen One Love festivali bu sene 21-22 Haziran tarihlerinde “yazın ilk festivali” olarak 7. kez yerini alacak. Geçen sene özellikle çok güçlü line-up’ları olan festivallerin pazarda atakta bulunması yüzünden One Love beklediği ilgiyi görememişti maalesef.

Ben de geçen sene One Love zamanında Efes Pilsen’de çalıştığım için festivalin arka yüzünü görme fırsatı bulmuştum.Festivalin geçen sene beklediği ilgiyi görememesi üzerine bu sene tez’imi One Love üzerine yazmaya karar verdim. Özellikle 18-25 yaş grubunun müzik festivalleri hakkındaki düşünceleri,beklentileri ve bu yaş grubunun tüketim alışkanlıkları üzerine odaklansamda, Türkiyedeki festival pazarı hakkında da baya birşey öğrendim aslında.

Tez’imi yazarken 18-25 yaş grubundan 100 kişi üzerinde bir araştırma yaptım. Araştırmadaki sorulardan biri de kişilerin festivallere gelirken en çok önem verdiği etkenlerin ne olduğuydu.Bunlar sırayla:

1)Sanatçılar (%33)
2)Arkadaşlar (%19)
3)Bilet fiyatları (%17)
4)Ulaşım (%15)
5)Mekan (%6)
6)Festival alanındaki aktiviteler (%5)
7)Konaklama (%4)
8)Diğer (%1)


Şüphesiz müzik festivallerine katılımın en önemli faktörü line-up; ama bu sene Efes Pilsen güzel bir tercih yaparak ilk gününü daha 18-25 yaş odaklı, 2. gününü ise daha üst yaş grubu olan 25-35 yaş için planlamış. Bence farklı yaş gruplarında olan ve farklı zevkleri olan müzikseverlere hitap etmek için çok doğru bir yol! Ayrıca unutmadan bu sene Park Orman yerine festival Santral İstanbulda yer alacak. Alan olarak çok daha rahat ve yeşillikli olduğu için bence çok daha güzel olacak festival. Bir de ulaşım sorununu da çözdükleri için katılımın bu sene geçen seneye göre çok daha iyi olacağını umuyorum.

Sunday, April 20, 2008

Festival Kuraklığı



Bu yaz`a girmeden hayalkırıklığı yaşıyorum...Neden mi? Önce 5 yıldır bir kere bile katılma şansı elde edemediğim ve bu sene içinde olacağım diye büyük umutlarla beklediğim Rock’n coke`un iptali..Ardından da teselli olduğunu düsündüğüm, geçen sene deniz,güneş ve süper line-uplarla bizi coşturan Radar Live`ın iptalini öğrenmem.


Geçen sene etkinlik patlaması yaşıyorduk adeta, ard arda bir çok ünlü ismi festivallerde konuk etmiştik. Özellikle bu konu hakkında bir tez yazmaya başlayınca, “festival ekonomosi” diye birşeyin varlığını fark ettim. Geçen seneki etkinliklerdeki artış %172 olmasına rağmen bilet satışlarına yansıyan pay sadece %5’lerde kalmıştı...Hepimiz etkinlik bombardımanından memnun olsak bile 10 kişiden 3’ünün konserlere davetiyeyle girdiğini kaçınız biliyordunuz? Bu veriler pazarın büyümesini gösterirken aslında diğer yandan da pazarın tahmin edildiği kadar paylaşılacak büyüklükte olmadığinı gösteriyordu.Organizatör savaşları 2008`de de devam edecekti.

Bu sene organizatörler geçen seneki patlamanın devam etmesini bekliyordu; ancak sanatçı bulamama ve yetersiz kaynaklar bu yaz Türkiyedeki en büyük 2 festivalin iptal edilmesine neden oldu. Geriye kalan Masstival ve Efes Pilsen One Love festivallerine büyük bir seyirci potansiyeli kaldığı kesin. Ancak bizim istediğimiz ne festival yağmurları ne de festival kuraklığı..Türkiyede düzenli bir festival pazarı oluşması!

Festival yağmurlarının ardından gelen bu festival kuraklığı tüm müzikseverleri üzdü....Ümitlerimiz 2009’un bizi tekrar festivallerimize kavuşturması.